Ana içeriğe atla

Bir Gün Bin Sahne

 


 Güneşli bir nisan sabahıydı. Dışarıda kuşlar cıvıldıyor, oyun çığlıkları duyuluyordu. O gün, başına geleceklerden habersizce kalktı. Ve sevinçle hazırlanmaya başladı.

Siz de bilirsiniz elbet; Güneş her zaman parlaktır. Yoksa değil midir?

Eskiden gözlerini ışığa diktiğinde bazen yeşil ve mor olduğunu da görmüştü. O zamanlar yalanların ortasında bir gerçek arıyordu.  Şimdi ise çoktan vazgeçmiş, her gün doğan  kainat nuru altında yalnızca yoluna odaklanmıştı.  Ne mutluluklar ne de hüzünler samimi gelmiyordu. Kaybolmuştu. Alabildiğine uzayan yollar ortasında her adımı yabancıydı. Düşüncelerini adımlarının önüne katarak yürüyüşünü hızlandırdı.

Bu hızın ortasında ona bir el uzandı. Saçları yağmur toplayan bulutlar gibiydi. Cebini yokladı. Yanına hiç para almamıştı. Bazen acele zamanların içinde yalnızca kendini unutmuyordu.

-Hastayım yavrum, ilaç alamıyorum. Lütfen yardım et

-Allah versin amca

Dedi ve hızlıca ilerledi. Arkasından yeniden bağırdı
-Hâlâ bir ümitle buradayım . Görmemeyi seçiyorsun öyle mi ? Ya Allah’ın vereceği senin elinden ise?
Arkadaki ses onu yakasından tuttu, duraksadı.
Burada haklı olan kimdi? Yalan söylememişti oysa ki. Hâlâ ne uzun kelime. İçine yorgun rüzgârlar gizlenmiş, delice esiyor. Savruluşu ise zamanı bir yorgan gibi örtüyordu.
Vicdanı nefsinin adımlarından nasıl geçmeliydi?

Güneş, kavuran kızıl yangın gibi... O acele zamanlar ortasında....

Gözlerini kıstı. Ağzını kağıt gibi buruşturdu ve;
-Nasıl tam anlayamadım?
- Bak kızım, " Veren el alan elden üstündür" diye bir söz var bilir misin ? Fedakârlık yalnızca parayla ölçülmez, zaman verirsin, değer verirsin. Verebildikçe senin olmadığını fark edersin. Hâkimin kararını ise ölmeden anlayamayız. Geçen zamana bak, şimdi ne kadarı senin diyebilirsin? Ben artık istemiyorum. Hadi sana iyi günler... 
-İyi günler
Diyerek aklı duyduklarına takılı ,istikametinde ilerledi.

Yolun sonuna geldiğinde yer çekimine mağlup düşen bedeni onu bir ağaç gölgeliğine fırlattı. Biraz önce dediğini düşündü. O söylememişti. Dilinden kaçan bir sır gibiydi.

Sahiden yalnızca ona bir insan mı tesadüf etmişti? Yoksa bir hikâyeyi mi üstüne giymişti? Her insan kendi kelimeleri ile bir kitap ve içine kattığı hikâyeler ile de bir sanat mıydı?

Derin bir nefes aldı. Kuşları uzun zamandır dinlemiyordu. Kalbinin demlendiği bir gölgelik bulmuştu. Aklını bir düşünce kuşattı. Bu zamana kadar böyle küçük şeylere aldırmazdı. 

Başını göğe kaldırdı. Resmettiği hayalini seyrediyordu. Kitabın içinden alınmış bir sahnedeydi. Kalemini ve defterini çıkardı. Baharda cümleler kâğıda bir cemre gibi düşüyordu.  Ah ne kadar da mutluydu.

Bu düşünceler içinde geziniyorken biraz önce sığındığı gölgelik onu üşütmeye başladı. Etrafını kaplayan gri bulutlar bakışlarını kararttı. Parıldayan gözlerinin yerini endişeyle perdelenmiş bir hâl aldı. Oysa o mutlu halini ısrarla korumaya çalışıyordu. Ve beklediği oldu.

Bardaktan boşanırcasına bir yağmur indi. Hızlıca toparlandı. Eve geçemezdi. Sinirli adımlarıyla yürürken hem aklı hem de dili onu suçlayan bir yargıçtan farksızdı.

‘’ Zaten belliydi. Sen görmemeyi seçtin. Ne bekliyordun ki? Aksilikler hep seni bulmaz mı zaten? Neymiş havayı hissedecekmiş. Hayatın planına uymalısın. Öğrenemedin gitti. ‘’

Beyninde zonklayan sesler onu yorgun düşürdü. İnsanların gitmediğini fark etti. Konuşmalara kulak kabarttı.

-Nasıl bir anda indirdi ama değil mi?

-Evet,hava da yaz gibiydi.

-Nisan yağmurları böyledir. Geçer şimdi.

Sözlere kulak kesildi. Bu süre yağmurun dinmesine yetmişti. Fırtına gibi kavrulan düşünceleriyle  kalakalmıştı.

Serzenişleri de yağmur gibi dindi. Şimdi yalnızca;

‘’Ey yazıcı gölgenden medet umma. Dünyanın hakimi sen değilsin unutma. Mürekkebin akarken kâğıda hayatın kafiyesi de sen ol bir anlığına’’

Sözlerini tekrar ederek günü bitirdi.

Banu Yurtsever

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zaman Treni

Bir metro istasyonundasın Seni hayata yetiştirecek olan treni bekliyorsun Fakat bu zaman treninin hızı da ne ?! Onun hızıyla birlikte koşuyorsun,durduramıyorsun... Ümitle koşuyorsun tabana kuvvet diyorsun Ve sonra geçip giden trenin ardından, Geçip giden zamanın ardından, Sen sadece bakakalıyorsun Banu Yurtsever

İslam Ve Huzur

İslamda sonsuz inanma, güvenme vardır. Bu sonsuz inanç ve güven teslimiyeti, teslimiyet razı olmayı öğretir. İslamiyeti tanıdıkça ve yaşadıkça huzurun asıl tanımını öğreniriz.  ‘’iman hem nurdur hem kuvvettir hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir’’ sözünde dediği gibi iman, insana hem nurundan saçar Hem de eline bir kuvvet verir ki o da huzurdur. İnsan teslimiyet ile tevekkülü öğrenir ve yaşatır hayatının her anında. Omuzlarındaki yük kalkınca içindeki huzurun kat ve kat Arttığını görürüz. Şükürü, insaniyeti öğretir. Sonra mütevazı ve alçak gönüllü olmanın safhaları ve   basamaklarını. Basamakları çıkarken  tek, tek  farkında olmadan hayatı öğreniriz. Hayatımızı ve amacını. Amacımızı öğrendiğimizde de imanımızı arttırmanın yollarını arar ve gerçek islamın amacı ile karşılaşırız. Unutmayın islam ve huzurun olmadığı ortamda  bir peygamber vasfı olan güvenilirlik de olmaz.

RENK GEÇİŞİ

  "Kimsenin oturamayacağı evler yapıyordu. Dokununca dağılan evler. Kül renginde, kendi de kül olan evler. Hani terastan Boğaz'a bakarsınız ya; işte öyle, insana susamış evler. Alev alev evler.'' Manzarasına tutkun... Bir dağ yamacında hayaline vurgun... Coşan dalgalar bir tuvalde hayatını çizerken o, bu mutluluğa uçurum kadar uzak, gözünün değdiği yer kadar yakın... Kanatlanışı ölüm kadar yasak... Seyrinde kaldığı hayatında tüm bakışlardan kaçarken uzak iklimlerin yakın seslerini duyuyordu. Haykırışların yankısı büyüktü. Ne olursa olsun değişmeyen tek gerçek vardı; Ayrıntılarla çok uğraşıyordu. Hayatı fazla ciddiye almaya gelmezdi. Çizdiği evler kül olurken kendini yakmasına gerek yoktu. Sevinciyle üzüntüsüyle bir değerden çok fazlalık gibi kalıyordu. Zihninin içinde yaşıyordu. İnsana hararette kızıl kum alevinde demirden oksitlenmiş toprakların içinde durmadan volta atıyordu. Kendisi dışında tüm hayatlara basıp geçmişti. Kaçak gözlerin gömülü olduğu mez...