"Kimsenin oturamayacağı evler yapıyordu. Dokununca dağılan evler. Kül renginde, kendi de kül olan evler. Hani terastan Boğaz'a bakarsınız ya; işte öyle, insana susamış evler. Alev alev evler.'' Manzarasına tutkun... Bir dağ yamacında hayaline vurgun... Coşan dalgalar bir tuvalde hayatını çizerken o, bu mutluluğa uçurum kadar uzak, gözünün değdiği yer kadar yakın... Kanatlanışı ölüm kadar yasak... Seyrinde kaldığı hayatında tüm bakışlardan kaçarken uzak iklimlerin yakın seslerini duyuyordu. Haykırışların yankısı büyüktü. Ne olursa olsun değişmeyen tek gerçek vardı; Ayrıntılarla çok uğraşıyordu. Hayatı fazla ciddiye almaya gelmezdi. Çizdiği evler kül olurken kendini yakmasına gerek yoktu. Sevinciyle üzüntüsüyle bir değerden çok fazlalık gibi kalıyordu. Zihninin içinde yaşıyordu. İnsana hararette kızıl kum alevinde demirden oksitlenmiş toprakların içinde durmadan volta atıyordu. Kendisi dışında tüm hayatlara basıp geçmişti. Kaçak gözlerin gömülü olduğu mez...
Aynaya bakıyorum gözlerim spirallerin içinde yutuyor tüm bedenimi. Beynimin dönen çarkları zonklayan bir baş ağrısına çarparak dişlilerin arasında kırılıyor. Şimdi bembeyaz bir sonsuzluğun boyutsuz eylemindeyim. Bir mevlevi gibi hızlanıyor dönüşler. Kendime buruluyorum sessizlikte nefessiz. Kendi ahengini bulan dünya ritminde çaresiz, beyaz ipekten bir örtüyle dolanıyorum çıkmaz sokakların köşe başlarında. Bir deveran ki kendini tamamlıyor ahenkle dönen tekrarlarda. Önüm uçurum ben sabit duruyorum her yanımda mayın tarlalarıyla. Mekânda bir noktayım tüm yok oluşlarda. Ne bir akışta ne bir kayboluşta. Ben duruşu bozuk bendime burulduğum dünya hapsoluşunda bir suskunluğun dalgınlığına bürünüyorum usulca. Benliklerimi izliyorum köşe başında. Gölgeleşen cismime bakıyorum gözlerimde yaşlarla. Yaşların kıymık acıları batıyorken ruhuma, ben aynasız kendime rastladığım yılların arasında, vasiyetimi bırakıyorum vaziyetinde aciz kaldığım bu dünyada. Donuk cismimle seyrinde...