Ana içeriğe atla

KENDİNİ HATIRLA

 


Gün akşama dönmüştü. Şirketteki kalabalık kendini bulmak adına kaçan insanların, hızlı ayak sesleriyle sarsılıyordu. Pınar; 

''Ay saat kaç oldu? Şirket beş dakika sonra kapanacak. Ama benim arşive inip o dosyayı almam lazım.'' Dedi. Israrla çalan telefonu onu hızla eve çağıran bir mıknatıs gücüyle geriyorken buraya tatilden önce son defa gelmiş olması onu almaya, bu duruma mecbur bırakıyordu. Geçen ayın verileri elinde olmazsa ilerleme kat edemezdi. Rüzgârın savrulması gibi bedeninin dengesizliğinde ayakları zemini titreterek merdivenlerden aşağıya indi. Ah o asansör korkusu… Korkuları hep onu telaşa sürükleyen prangası oluyordu. Telaşları ile yıkılan cisminin altında ezilen yaşamak isteyen ruhu ile zıtlaşması, onun hayat sınavını oluşturuyordu. Her şey zamanında güzel diye zamana sıkışmak ne derece gerekliydi? Düşüncelerinden hızlı adımlarıyla kendini arşive attı. Nim bir ışıkta titizliğin iğreti dokunuşlarıyla o tozlu raflarda küçük bir şey aramak….  Ah her adımında nefessiz kalır gibiydi. Mekâna topuklu ayakkabılarıyla bir iğne gibi giriyordu. Yüzünde ekşi bir ifade, parmaklarında ojeleriyle kendini mekândan korumaya çalışan minik dokunuşlar ve kısık nefesler… Ne beyhude bir çaba… Saçlarını yeni yaptırmıştı halbuki. Parfümü bu isli oda lambalarının rutubet kokan ortamında buharlaşıp kendini eskitiyordu. Ah sonunda aradığını bulmuştu. Hemen kaçmalıydı oradan onun yeri orası değildi. Alışkın değildi arşiv deposunun büyüklüğünde kendi küçüklüğüyle yüzleşmeye. Bir ses duydu. Pınar atik bir merak ile oraya ilerledi. Ne geldiyse başına bu durdurulamaz merakından geliyordu zaten. Şirkette her insanın laflarında bulunan ve sürekli bir oyuncak misali karakterize edilen o kız.. Dinlenmeden yargılanmış, gözler ile kendini bir hapishane misali kapatmış o kız. Orada ağlıyordu. Pınar alaycı bir gülümsemeyle; '' Bizim kızlara söylemeliyim hemen kaçak prensesin şatosu bir virane çıktı'' diye düşündü. Kendi kendine gülüyordu şimdi. Eğildiği gibi iğreti durup irkilerek doğrulup çıkmak adına bir adım attı. '' Sen Kimsin'' diye bir ses duydu. Yüzünü çevirdi, gözü ona değdiği anda ''ÇAT'' diye bir ses ile depo kapısı kapandı. Kapıya koştu, kilidini aradı mekândan ve durumdan sıyrılmak adına elinden gelen her şeyi yaptı. ''Ah''

 dedi. Sinirini dişlerine sıkıştırarak. ''Bak gördün mü senin yüzünden burada kaldık of Melda nerden çıktın ki sen?'' Kapıya ümitsiz çırpınışlar içinde vurmaya başladı. ''Kimse yok mu? Hey burayı açmalısınız!'' Eli ayağına dolanmış bir şekilde çantasında telefonunu aradı. Arkadaşını aramak adına telefon bir iki çaldı tam açılıyordu ki telefonu kapandı. Telefona sinirini yansıttı bu sefer ''Nasıl kapanırsın nasıl? Ya olamaz o-la-maz! '' Kendi düşüncelerinin çıkmazında, bir kaçış dürtüsünün sapağında ve karşısında durmadan ağlayan biri. Hızlı adımlarla yanına gitti. Melda ise sanki hiç çıkmak istemiyordu. Umurunda değildi bu durum.   Pınar şaşkın vaziyetinde kızmalarının öfke perdesinin üstünden laflarını savurarak tozlu bir rüzgâr gibi kızın yüzüne çarpıyordu.  

''Niye hiçbir şey yapmıyorsun? Farkında mısın kaldık şu an burada. Ah ayaklarım ne olurdu sanki gelmeseydi buraya! Bir cevap ver bana? ''


 

Bu tepkisizliği insanı çileden çıkarıyordu. Pınar ''Sinsi sessizliklerinde neler düşünüyorsa artık!'' diye düşünmekten kendini alamıyordu. 

Oysa insan bazen öylesine içindeki karanlıkta kalıyordu ki mekânın kararması, kapanması ona elini değdirmesi etkisizleşiyor ve insan içinden başka hiçbir şey görmüyor, duymuyordu. Dünyaya körleşiyor insanlara sağırlaşıyor, kendi karanlığında bir ışık arıyordu. 

Pınar yeniden bu sefer daha fazla bir hiddetle ağzını açtı; 

-'' Melda!!! Sana diyorum ya! Tüm sorumluluğu başkasına yükle sonra sessiz sessiz otur bekle! Bu nedir ya!  

-Sakinleşmeni bekledim. Ben de en az senin kadar çıkmak istedim. 

-Ne dedin sen?! Hiçbir şey yapmadan benim kadar çıkmak istedin öyle mi? Melda yerinden kıpırdamadın bile! Ay Allah'ım muhatap olduğum duruma, kişiye bak 

-Sen sadece görmedin. Kendi çırpınışların tek bir kapıyı zorluyordu. Sinirin kendine, aklına hükmediyordu. Oysa buradaki pencereleri kırmak adına bir şeyler aradım ama sonra küçüklüğünü gördüm ve vazgeçtim. Ve kapıyı zorlamadım evet. Çünkü o sesi çok duydum ben. Kapanan kapı bir daha açılmaz. Zamanın geçmesi adına duruma uymak en mantıklısıydı. 

-Bu kadar kolaydı yani öyle mi?  

Pınar yerde oturan Melda'ya gözlerini arabanın silecekleri gibi hızla tarayarak baktı. Düşüncesinden, düştüğü durumdan kaçmaya çalıştı. Masanın üzerine çıktı. Gözlerini o küçük pencereye dikti. Uyuyunca geçer belki zaman diye ümitlendi. Nefesi bir öfke buhurdanı gibi kısık kısıktı. Ruhu bunalıyordu. Orada da fazla duramadı. Hızlı hızlı mekânın içinde yürümeye başladı. Topuklu ayakkabıları isyankâr bağrışları gibi ortamı titretiyordu. Zeminde satranç oynuyor gibiydi. Ayakları ise son ümidin çırpınışlarının kararlı ama sıkılgan bir tavrı gibiydi.  

-Yeter dur artık beynimi zonklatıyorsun! Dedi Melda. 

-Allah Allah ben hiçtiyse bir çıkış yolu arıyorum! 

-Ama bulamıyorsun. 

Başını iki elinin arasına aldı. Duvarda bir boya gibi süzüldü ve yere oturdu. Çaresizliğin istemsiz çekiminde rastladı kendi acizliğine. Hâlâ telefona bakarak ''Açıl açıl '' diyorken sinirini bölen gözyaşlarına engel olamıyordu.  

Pencereyi kıracakmış, kaçacakmış çok biliyor o! Kıracaktım, yapacaktım hepsi alavere dalavere. Ne yapacaksan yapsaydın o zaman. Kepenkler inmeden saat geçmeden!  Pınar derin bir nefes aldı. Yitirilmiş bir ümidin son kavgası da yine sesi duyulmadan yapılmış, bitmişti. Bu arada Melda ise daha önce hiç duyurmadığı bir şekilde yaşların kuruluğunda varlığında taşıdığı cesarete bir borcu gibi sesini dalgalandırmaya başladı. 

'' Kimseye etmem şikâyet ah ağlarım ben halime  

  Titrerim bir mücrim gibi baktıkça istikbalime'' 

Pınar şaşkın gözlerini ona çevirerek ilk gördüğü yüzü hatırladı. Melda o zaman ağlıyordu. Şimdi kendisi. Sinirinin perde arkasından bakmıştı da görmemiş, duymamıştı o an. Sesi ne kadar da güzeldi. Peki derdi neydi? Niye kaçmaya çalışmamıştı bile? Üstelik ilk ortamın daralttığı kişi de O'ydu.  

 Pınar'ın ise şarkısı bitmiş, melodisi susmuştu. Kısık kısık; 

''Titrerim bir mücrim gibi baktıkça istikbalime'' sözlerine eşlik ediyordu. Hem kafasında hem dilinde tekerrür ediyordu şimdi melodiyle dalgalanan lisanı. Pınar ise farkında bile değildi. O ne kadar duygusunu örtüyor zannetse de belirsiz bir durgunluk her şeye ayna tutuyordu. Kendine mi yenilmişti? Hakikatine mi kavuşmuştu? Perdeli ifadelerinden mi sıyrılmıştı? Bilmiyordu. Ancak iyi geldiği bir gerçekti.  

-Hayat ne garip yukarıda gözünü dokundurmazken bana şimdi yanımdasın. Bir şarkı sözünde aynı yerde.  

Pınar kendini toparladı. Hafifçe doğruldu. Pes etmişliğinin vakur ve asil görüntüsünü bozmaya asla izin veremezdi. Kendi kendine değer atfeden insanın kimliğine sığınma çabasıyla yorulduğunu fark etmeden yapıyordu bunu. Çünkü orası nefesti. Boğazı düğüm düğüm, ruhu kördüğüm. Altı üstü kendine çarpmıştı. Dert ettikleri neydi sanki?.. Omzunda Melda'nın elini hissetti.  

-Yorulmuşsun… Olsun her insan yorulur. 

Yorulmalar ayağa daha güçlü kalkmak adına değil midir? Yüzünü mütebessim bir çehre kuşatırken kendisi hakikatine sığınıyor, fırtına sonrası hafiften yüzünü gösteren bir güneşin ümit verici sıcaklığını bu sefer farklı bir şarkıyla sunuyordu. Kavrulan namelerden kendine iyi gelen şarkılara doğru adım atmışı. İçindeki aydınlığa kavuştuğunda her yer aydınlanmıştı.  

-''Özüme sözüme döndüm. Doğruyu yanlışı gördüm can çıkmamış yerinde Aslan gibi geri döndüm''.  

İkisi birden gülmeye başladılar. Hallerine, duruma, dünyaya. Ruhunu mutlu etmişti derdinin potasında. Faniliği hatırlamıştı gülüşlerinin fonunda. Sesleri tüm katı çınlatıyorken mekândan münezzeh olmayı tadıyorlardı. İyiliği adımlıyor mutluluktan vazgeçmiyorlardı.  Kendilerini gömmeden, bastırmadan, sorgulamadan Ana kendini bırakarak geçiciliğin farkına vararak. Başka hikâyelerde giydikleri rolleri geride bırakarak, kendi hikâyesinin masumluğunu yaşayarak. Kendilerini ritme kaptırmışken saat de epey ilerlemişti. Görevliler gelip kapıyı açtı. Oradan kendi gergin iplerinden sıyrılarak çıktılar. Kendilerini, ortamı, insanı ve huzuru yeniden anlamışlardı. İnsanı boğan da huzura adım attıran da olaylara verdiği tepkisel dokunuşlarda gizliydi. Bir şeyleri zorlamaktan ziyade yaşamak her zaman daha kolaydı.  Demek ki bu olay da dokunacaktı hayatına. Kendini hatırlaması ,aydınlığı yakalaması adına. İyi de kötü de sevinç de üzüntü de bir kalıba giriyordu peki neden? Her şeyin çok yönlü olduğu dünyada huzur ancak güvenle hayata yaklaştığında geliyordu. O zaman zamanda ne bir suçlu ne de hayat peşinde koşan ama daima kaçıran yorgun bir insan olmuyordu. İnsan kendini bildiğinde hayatın savrulmaları ona kendi mevsimini hatırlatmaktan başka bir etkiye sahip değildi. Uzun süren anların ardından dışarı çıktığında aldığı derin nefes diğer soluklarına hiç benzemiyordu.  

Umarım dedi umarım ruhum sükûnetini hiç kaybetmez…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zaman Treni

Bir metro istasyonundasın Seni hayata yetiştirecek olan treni bekliyorsun Fakat bu zaman treninin hızı da ne ?! Onun hızıyla birlikte koşuyorsun,durduramıyorsun... Ümitle koşuyorsun tabana kuvvet diyorsun Ve sonra geçip giden trenin ardından, Geçip giden zamanın ardından, Sen sadece bakakalıyorsun Banu Yurtsever

İslam Ve Huzur

İslamda sonsuz inanma, güvenme vardır. Bu sonsuz inanç ve güven teslimiyeti, teslimiyet razı olmayı öğretir. İslamiyeti tanıdıkça ve yaşadıkça huzurun asıl tanımını öğreniriz.  ‘’iman hem nurdur hem kuvvettir hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir’’ sözünde dediği gibi iman, insana hem nurundan saçar Hem de eline bir kuvvet verir ki o da huzurdur. İnsan teslimiyet ile tevekkülü öğrenir ve yaşatır hayatının her anında. Omuzlarındaki yük kalkınca içindeki huzurun kat ve kat Arttığını görürüz. Şükürü, insaniyeti öğretir. Sonra mütevazı ve alçak gönüllü olmanın safhaları ve   basamaklarını. Basamakları çıkarken  tek, tek  farkında olmadan hayatı öğreniriz. Hayatımızı ve amacını. Amacımızı öğrendiğimizde de imanımızı arttırmanın yollarını arar ve gerçek islamın amacı ile karşılaşırız. Unutmayın islam ve huzurun olmadığı ortamda  bir peygamber vasfı olan güvenilirlik de olmaz.

RENK GEÇİŞİ

  "Kimsenin oturamayacağı evler yapıyordu. Dokununca dağılan evler. Kül renginde, kendi de kül olan evler. Hani terastan Boğaz'a bakarsınız ya; işte öyle, insana susamış evler. Alev alev evler.'' Manzarasına tutkun... Bir dağ yamacında hayaline vurgun... Coşan dalgalar bir tuvalde hayatını çizerken o, bu mutluluğa uçurum kadar uzak, gözünün değdiği yer kadar yakın... Kanatlanışı ölüm kadar yasak... Seyrinde kaldığı hayatında tüm bakışlardan kaçarken uzak iklimlerin yakın seslerini duyuyordu. Haykırışların yankısı büyüktü. Ne olursa olsun değişmeyen tek gerçek vardı; Ayrıntılarla çok uğraşıyordu. Hayatı fazla ciddiye almaya gelmezdi. Çizdiği evler kül olurken kendini yakmasına gerek yoktu. Sevinciyle üzüntüsüyle bir değerden çok fazlalık gibi kalıyordu. Zihninin içinde yaşıyordu. İnsana hararette kızıl kum alevinde demirden oksitlenmiş toprakların içinde durmadan volta atıyordu. Kendisi dışında tüm hayatlara basıp geçmişti. Kaçak gözlerin gömülü olduğu mez...