Ana içeriğe atla

BİR FIRTINA PANORAMASI



  Uyuyordum, rüyalar bir melodi misali ruhumda gezinip duruyordu. Gördüğüm, aynı şeyin farklı türevleriydi sanki. Bir bahar mutluluğunun avare sevincinde yapraklarla gölgelenmiş çiçeklerin muştusunu hissediyordum. Tüm isteklerin her koşulda mümkün kılındığı, hayallerin nefes aldığı, özgürlüğün hüküm sürdüğü yerdi rüyalar. 

Bir huzurun huzursuz çatlaklarının ilk hissedildiği, depremin yavaş yavaş çatlayan kayalıklarının üzerinde, bir dağ yamacında rüzgâra karşı durmaya çalışan bir çiçeğin, kendini sağlamlaştırmak istercesine toprağında kalma direnişinin olduğu yerdeyim. Şimdi köklerimden koparılırken bu yerde, kendimi kendimden soyutlanarak izliyorum. 

Bu ses de ne? Kulağımın içinden girip beynimin dalgalarını korkuyla titreten! Bu sesi gerçekte hayali, hayali bir rüyayı aradığım zamanda, beni bulmuş olduklarımla yüzleştirmesi için mi duyuyorum? 

Yastığa gömülüp uyumak için direnen gözlerimin, bir denizin sularının sahile çekilmesi gibi durulmasıyla, bilinci fark ettiği noktada bir bıçak kesiğinin hızıyla gözlerimi açtım. 
Kırmızı ışık tutulan bir tavşanın bakışından dünyaya bakıyor gibiyim. Karanlıkta, gecenin yüzünü sabaha döndürmediği o son anlardayım. Saat 04.30 
Ses, şiddetini hissettirerek devam etmekte. İçimde atan kalp atışı değil de göğüs kafesini parçalayacak bir vuruş sanki. Nefesin, zamanın hızına başkaldıran atışını sakinleştirmek adına yavaşlattığı soluklarıma tutunup ayağa kalktığımda, açılmış pencereleri zor bela kapatmaya çalışıyorum. 
Saçlarımdan benliğime uzanan gücüyle beni yerle bir etmemesi için... 

Bir ses dalgasının içinde tek kalmış gibiyim. Rüyalarda salınırken ben, şimdi benim diye sahiplendiklerim nerede? O baş tacı edilen ne varsa şimdi yerle bir olmuş parçaları her yerde. 

Bir fırtına, önce dışarıda sonra içeride daha sonra da ruhumda esip dağıtmış her yeri. O anda defterlerin havada uçtuğunu gören gözlerime mi inanmalı? Savrulan yapraklarını mı sahiplenmeliyim? 

Geçmişimi dikte ede ede yazdığım o defterlerim şimdi havaya karışıp da gitti. Rüzgârın o sakin halini öyle sevmişim ki oysa o, fırtına suretiyle her şeyi aldı gitti. Sahi sahiplendiğimiz ne varsa bizden bir parça eksiltir mi? 

Niye ilk onlar gitmişti ki? Ya da ben hayatımı yazarken, onları kağıtlara emanet ettiğimin farkında değil miydim ? Şimdi, tek bir fırtınada yitip gitti. Kelime, harf, zaman her biri emanet yaşama öğretisini sunuyor gibi an be an. 
Oysa fırtına uyarmıştı beni. Tutamaz mıydım elimde onca şeyi? Ama ben öylesine rüyada kalmak istiyordum ki yüzleşmenin ertelendiği zamanların farkında bile değildim. 

Şimdi gerçeğe yansıyan rüyaların keşfinde bir hayat sürmeli, sualleri susturup, giden kağıtların yok oluşunun hüznünden, havası çekilerek vakumlanan bir balonun kendine kaldığı haline bürünüp yola devam etmeliyim. 
İnsan en değer verdiği şeyi geride bırakıp vazgeçebildiğinde asıl zenginliğin manasına bir adım daha yaklaşırmış. Öyle değil mi ki zaman, manasından soyutlanan her bir eşyayı havanda öğütüp de kıvama ulaştırırmış. 

Zamanda beklemeye alınmış şeylerin bir anda kayboluşuna şahitlik ederken şimdi gözlerimi aidiyetten yoksun bana sunulan şeylere çeviriyorum. 
Neler de girmiş odama öyle? Bu fırtına nereden gelmiş ki böyle? 
Tüm mevsimler bir odada toplanmış. Evi kuşatmış. Bir yanım sararmış sonbahar yaprakları ,bir yanım yemyeşil ilkbahar. Etrafa yayılan rüzgârın tozuna bulanmış eski kitaplar, kâğıt yapraklar.  



Tüm zamanlar da aynaların içine gömülmüş sanki. Bak. Bakmanın ötesine geç. Gör. Gör ve gördüklerine mana kat anla. Ne görüyorsun? Bak dışarıdaki fırtına evleri de almış götürmüş. Ben ne kadar çok büyütmüşüm fırtınamı. Oysa hala yaşıyorum, hayallerim hala benimle o halde umut da daima benimle olmalı değil mi söyle? 

Kayıpların hüznünden sıyrılabilirsem şayet; kazançlarımın neler olduğuna odaklanabilir onları anlayabilirim belki. Aidiyetini geleceğe yansıtıp sonsuz ve gizli hazineyi ardıma katıp var olmanın ötesine geçip yaşamaya başlıyorum. 
 Dikkatimi düşüncelerimden kaldırıyorum. Her şey bir hengamede olup bitmiş gibi. Havaya da bak sanki rüyamdan koparıp da alan o değilmiş gibi baharı yansıtıyor güneş ışıklarıyla haneme. 
Evi geziyorum. Evimi diyemiyorum. Ben yapmadım ki onu böyle. Artık bir yıkımla değişen bu yerde yaşamaya devam edeceğim. İlerlemezsem sonsuz bir uykuya susadığım hararetin içine gömüleceğim. 

Etrafıma göz gezdiriyorum. Dünyanın sağlamlaştırdığı her şey değişmiş. Masa olduğu yerden ayrılmış bir pencere önüne yerleşmiş dışarıdan eski zaman gramofonlarının havasını getiren bir koltuk nasıl da kendi yerini bulmuş sanki... 
Cesaret edilemeyen düşüncelerin resim halini aldığı bir tablo ile karşı karşıyayım. Sebepler dairesinde manasına kavuşan bir değişimin tüm engelleri  ortadan kaldırdığını görüyorum . 
Karşıma çıkan adımlarımın beni ulaştırdığı yer, evin her tarafını saran aynalar. Onlara neden bir şey olmadı? Bunca hengamede tek bir kırık bile nasıl olmaz? 
Hayatın sunduğu aynalar kırılganlıktan güç alıyorlar. Öylesine berrak. Sanki seni sana anlatmak adına gösteriyor kendini her bir olayın ardında. Elimi cebime sokuyorum, içinden yine bir ayna çıkıyor. İlk bakışta bir cüzdan görüntüsünden fark edilmeyen ayna. İçi kırık dökük. Üstelik karşımda beni anlatacak aynalarda tek bir kırık yokken...  Neler var ki bizden habersiz bizim içimizde? 
Evi gezmeye devam ediyorum. Defalarca değişen masa en eski haliyle karşımda anıları saklar gibi aguşunda. İçinde saklı huzuru da yansıtır mı bu zamana? Orası tam bir muamma. 
Dünya fazlalıklarından, nefsi doyumsuzluklardan sıyrılmış, yalnız samimi isteklerle ruhu doyuran ne varsa yerli yerinde. Balkona çıkıyorum, sandalyeler bomboş bir alan etrafında sanki en koyu muhabbetin ortasında sessizliğe gömülmüş. Gerçek ve hayal aynı kareye nasıl da bir anda bürünmüş. 
Dışarıdaki fırtına evleri de almış götürmüş. Ben ne kadar da çok büyütmüşüm fırtınamı!     
Hayaller hala benimleyken yalnızca bir öğretinin içinden geçmişim. 
Emanet yaşama öğretisi başka nasıl öğretilirdi ki? Madde arkası mana; aynaların yansıttığı suretlerin, görünenlerin çok daha derinlerinde saklanan bir cevher değil miydi? 

Yaşam beni sarsarak rüyamdan uyandırmıştı. Belki de şimdi anlama erişince rüyamı hayatıma da katabilirim. Kendimi acziyetin duvarlarını yıkan bir rüzgâra bıraktıkça fırtına yansıyor fıtratıma. Fıtratım karışıyor savruluşlara.  
Dindirecek tek şey ise bazen sadece durabilmek oluyor, yaşananları sakince izlemek. Şimdi odamda biraz önce pencereyi aşarak odaya girmeye çalışan o fırtınanın, suları çekilmiş bir sahil kıyısı dinginliğine şahit olurken tüm endişelerin de sakin bir hale büründüğünü görüyorum.  

Biz zamanda demlenmeye bırakılmış, boyutu farklı ancak manası aynı olan yerlerin üzerinden geçiyor olamaz mıyız? Bu zamanlar, aynalardan yansıyan bir öğretinin türevlerinden ibaret ise? Biz kırık aynalarımızda debelendikçe dev aynalarda gösterilenleri nasıl görebiliriz ki?   
Belki görmeye başlarsak tıpkı denizin üstünde kendini suya bırakabilen biri gibi güven duygusuyla içten bir huzuru, baharı kuş seslerini duymaya başlayabiliriz. 
Her daim anlamak, anlamlandırarak yaşamak umuduyla.  
Sağlıcakla kalın.  

Banu Yurtsever 

Corona Günlerinde Yazı- Mayıs 2020


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zaman Treni

Bir metro istasyonundasın Seni hayata yetiştirecek olan treni bekliyorsun Fakat bu zaman treninin hızı da ne ?! Onun hızıyla birlikte koşuyorsun,durduramıyorsun... Ümitle koşuyorsun tabana kuvvet diyorsun Ve sonra geçip giden trenin ardından, Geçip giden zamanın ardından, Sen sadece bakakalıyorsun Banu Yurtsever

İslam Ve Huzur

İslamda sonsuz inanma, güvenme vardır. Bu sonsuz inanç ve güven teslimiyeti, teslimiyet razı olmayı öğretir. İslamiyeti tanıdıkça ve yaşadıkça huzurun asıl tanımını öğreniriz.  ‘’iman hem nurdur hem kuvvettir hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir’’ sözünde dediği gibi iman, insana hem nurundan saçar Hem de eline bir kuvvet verir ki o da huzurdur. İnsan teslimiyet ile tevekkülü öğrenir ve yaşatır hayatının her anında. Omuzlarındaki yük kalkınca içindeki huzurun kat ve kat Arttığını görürüz. Şükürü, insaniyeti öğretir. Sonra mütevazı ve alçak gönüllü olmanın safhaları ve   basamaklarını. Basamakları çıkarken  tek, tek  farkında olmadan hayatı öğreniriz. Hayatımızı ve amacını. Amacımızı öğrendiğimizde de imanımızı arttırmanın yollarını arar ve gerçek islamın amacı ile karşılaşırız. Unutmayın islam ve huzurun olmadığı ortamda  bir peygamber vasfı olan güvenilirlik de olmaz.

RENK GEÇİŞİ

  "Kimsenin oturamayacağı evler yapıyordu. Dokununca dağılan evler. Kül renginde, kendi de kül olan evler. Hani terastan Boğaz'a bakarsınız ya; işte öyle, insana susamış evler. Alev alev evler.'' Manzarasına tutkun... Bir dağ yamacında hayaline vurgun... Coşan dalgalar bir tuvalde hayatını çizerken o, bu mutluluğa uçurum kadar uzak, gözünün değdiği yer kadar yakın... Kanatlanışı ölüm kadar yasak... Seyrinde kaldığı hayatında tüm bakışlardan kaçarken uzak iklimlerin yakın seslerini duyuyordu. Haykırışların yankısı büyüktü. Ne olursa olsun değişmeyen tek gerçek vardı; Ayrıntılarla çok uğraşıyordu. Hayatı fazla ciddiye almaya gelmezdi. Çizdiği evler kül olurken kendini yakmasına gerek yoktu. Sevinciyle üzüntüsüyle bir değerden çok fazlalık gibi kalıyordu. Zihninin içinde yaşıyordu. İnsana hararette kızıl kum alevinde demirden oksitlenmiş toprakların içinde durmadan volta atıyordu. Kendisi dışında tüm hayatlara basıp geçmişti. Kaçak gözlerin gömülü olduğu mez...